12 Şubat 2011 Cumartesi

Adım

Yalnız geceler eşlik ederdi yokluğuna. Evimin boş koridorlarında yürürdüm bir başıma. Gaipten sesler dokunurdu bazen zihnime. Doğmamış çocukların kahkahaları çınlardı kulaklarımda; bazen de çoktan yitip gitmiş aşıkların fısıltıları.

Zamanda bir pencereydi sanki zihnim. Doktora da gittim. Çevremdekilerin dediğini onayladı sadece o da; delirdiğimi söyledi –tabi bu kelimelerle değil ama-. Kibar adamdı doktorum.

Aslında düşününce zamandan parçalar görmektense yokluğundan delirmem daha mantıklı geliyordu kulağa. Avuç dolusu ilaç verdi bana iyi geleceğini söyleyerek.

Doktorumu dinledim, ilaçlarımı içtim ama sesler dinmedi. Anlamadığım dilde konuşan tok sesli adamlar duydum. Şen sesleriyle odamı dolduran kadınlar duydum. Hepsi farklı zamandan farklı diyarlardandı.

İlaçlarımı içtim.

Ama her şey daha kötü oldu. İlk başta senin yokluğuna verdim ama o gün öyle olmadığını anladım.

Evde ilaçlarımı içmiş, kendime bir çay demlemiş, bulanmakta olan zihnimle bulmacaya dadanmıştım. Önce her zamanki gibi sesleri duymaya başladım; dörtnala gelen bir atın sesi geldi önce sonrasında bir arabanın sesiyle. Yavaş yavaş şiddetlendi ses, umursamadım… Birden bir gürültüyle irkildim, o kadar hızlı oldu ki her şey; hayal meyal seçebildim. Salonun kapısı olması gereken şey olduğu yerden fırlayıp salon boyunca uçuyordu, hemen arkasından dört nala koşan bir at ve onun çektiği bir araba vardı. Western filmlerinden fırlamış gibiydi. Sürücü de en az benim kadar şaşkın bir şekilde bakmaktaydı. Salon boyunca ilerlemesi ve ortaya çıktığı gibi kaybolması birkaç saniye almıştı ama o gittiğinde geride kalanlar hayatımı değiştirecekti.

Araba salonumu darmadağın etmiş ve ortadan kaybolmuştu. Ama geldiği daracık salon kapım hala açık ve bilinmez bir ışıkla parlamaktaydı.

Çok davetkar geliyordu ardındaki bilinmezlikler. İlaçlarıma baktım, kapıya baktım; kapı da en az ilaçlarım kadar gerçekti. Yapmam gereken tek şey adım atmaktı. Ve ben de onu yaptım. Yerimden kalktım, yavaşça ilerledim ve ardıma bile bakmadan eşikten adımımı attım.

Karşımda uçsuz bucaksız toz kum ve western filmlerinde bize vahşi batı olarak gösterilen diğer şeyler uzanıyordu. Geriye baktım, evimin salonu güvenilir bir gülümsemeyle bana bakmaktaydı.

Düşündüm.

Her filmde ve her kitapta bunun gibi bir sahne olur ve kahraman arkasına bakmadan bilinmezliğe doğru ilerler. Ama ne ben o kadar cesurum ne de bu bir film. Hasta zihnimin oyunları olması yüksek olasılık aslında ama ya değilse.

Geri döndüm. Salonumun rahatlığını kucakladım. Geri dönmemle kapı yine olması gerektiği gibi ışıltısız beyaz tahtadan bir salon kapısına dönüştü. Her şey tekrar normal ve sıradandı.

11.02.2011

Orkun Kocatürk

19 Aralık 2010 Pazar


Cinayet kokusu var bugün havada; birini sırtından bıçaklıyorlar galiba. Hani sen bana yapmıştın ya en savunmasız en güvendiğim anda saplamıştın kara ağızlı bıçağı. Defalarca saplamıştı ruhumu parçalayana kadar. Bir kere saplayıp bıraksaydın yaşardım belki birleşirdi o parçalar ama sen geçmişine yenik düştün. Kör etti yaşanmamışlıklar gözlerini. Yaşadıklarımızla yetinemedin. Kim bilir senin gibi kaç seri katil benim gibi kaç mazlumu katletti, yitik aşklar caddesinde.

Not: Bu sefer fotoğraf pek yazıyla uyumlu olmadı ama kendi çektiğim bir görseli kullanmak istedim :)

18.12.2010

Orkun Kocatürk

15 Kasım 2010 Pazartesi

Önsöz: Bu sefer daha farklı bir çalışma ile karşınızdayım :) 5 arkadaşımdan aldığım 5 kelimeyi yerinde ve anlamlı kullanarak bir yazı ortaya çıkarmaktı amacım. Sonucu aşağıda sizinle paylaşıyorum. Umarım sonuçta süreç kadargüzel olmuştur.




Cevap

“Sonsuz zaman ve mekânda, imkânsız olanlar da dâhil, her olay kaçınılmazdır.” Bir filmde duyduğum güzel bir sözdü. Film de güzeldi, hani derler ya insana bir şey katan bir filmdi diye, tam o söze karşılık bir film.

Şans ve cevaplar üzerineydi. Cevaplara çok takıldığım için etkiledi beni belki o film ya da şansa inanmadığım içindir. Tesadüfler gerçekten tesadüf müdür yoksa olması gereken mi? Hayatının aşkıyla karşılaşmak yolda yürürken. Kalabalık, ağız kokuları ve parfümle yıkanmış otobüste tutulmak tesadüf müdür? Ya da tam paran bittiğinde gelen bir iş teklifi ya da hayatım tam düzene girdi derken yediğin kazık. Her insan bir istisnadır aslında. Herkes istisnayken, “istisna olunur mu?” sorusu geliyor insanın aklına ama. Nasıl her insan nev-i şahsına münhasırsa her olay, her yaşam; bu yaşam örgüsünde her iplik, her düğüm, her temas istisnai özel ve güzeldir. İyi de olsa her şey bize bir şey katar bu hayatta.

Kendini bilmek gerek bu çoktan seçmeli sınavda. Kirpi gibi olmalı yürürken hayat yolunda. Sakince atmalı adımları. Kimine yumuşak kimine sert olmalı, herkes dokunamamalı sana. Özüne dikenlerini, kalkanlarını hazır etmelisin. Kırılmamak elde değil ama o parçalardan Anka misali doğmak bizim elimizde. Üzülmek varken anlamlanır mutluluk. Kaybetmeyi tatmadıkça anlamı olmaz mutluluğun. Klişe sözler ama doğrular. Çoğu zaman olmasın istesek de sevgiliyi başkasının kolunda gördüğünde ya da işten atıldığında ya da kardeşinle kavga ettiğinde… İnkâr etsek de “hayat bu” deyip kabul etmeli.

Her olay kaçınılmazsa bunu kabul edip keyfini çıkartmak daha iyi olmaz mı? Ahiret soruları çoktan seçmeli olmaz diye düşünüyorum ben. Cevaplardan çok gidiş yolunun önemli olduğunu gördükten sonra… Susup dinlemesini bilmek, geçilen her yoldan bir hikâye çıkarmayı bilmektir aslında erdemlerin en büyüğü. Suskun derlermiş eskinin bilgelerine. Susmanın söylemekten daha öğretici olduğunu bilmekle başlamışlar işe. Ben de açık bitirmek istedim bu yazının sonunu.

Sonu olmasın ki; daha uçsuz bucaksız olsun, okuyan kendine göre doldursun.

15.11.2010

01:49

Orkun Kocatürk

Son söz: Yazıda kullandığım kelimeler ve sahiplerini aşağıda listeledim ama iki kişiye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle fotoğrafları ile beni yalnız bırakmayan Büşra Akkaş'a. İkinci olarak benim iflah olmaz imla hatalarımla boğuşan Ezgi Sertkan'a :) Yardımlarınız için teşekkürler :)

Şimdi de 5 Kelime:
Şans- Özden Karakayış
Kirpi- Ezgi Sertkan
Suskun- Esra Güner
İstisna- İrem Ceylan
Ahiret- Onur Altan Can

7 Kasım 2010 Pazar

Hasret



Sensiz doğan güneşe küfrederken buldum kendimi.

Gece, her yeni günde bir hayır vardır demişti bana. Çıkışmıştım ona; sen gelmedikten sonra ne anlamı var ki yeni doğan günün. Hasretin yanarken kalbimde. Dedim ben yanarım güneş gibi bu ateşle. O gitsin bulsun sevdiğimi.
Yüzü düştü gecenin… “Keşke basit olsa bu kadar...” diye girdi söze, “mesafeler aşılsa kolayca. Ama olmuyor bazen; dayanmak gerek. Bu da bir nevi sınav sizin için” demişti ilk geldiğinde. İçimdeki ateş daha bir harlandı. Yanıyordum... Nice buzlar koydum bileklerime soğuk suyla ovdualr anlımı. Hasretin ateşi suyla söner miydi hiç.

Sonra her gece geldi Gece. Sabahlara kadar dertleştik. Hasrete dem vurmayı öğretti bana. Hasretin güzelliğini; sevgiliyi özlemenin kavuşma anına etkisini anlattı bana. Bazen slâytlar hazırlar gelirdi, bazen grafiklerle geçerdik üstünden konunun. Bana hasreti öğretti. Sandığım gibi olmadığını öğretti. Her hasretinde hasret olmadığını.

“Kalpte yaşanır hasret, o alevlerin kaynağı aslında buz tutmuş ruhundur. İki ruhun birbirne dokunması gerekir buzların erimesi için.”

“Güzel bir şey ama bu neden acı veriyor bana?” Dedim. Gülümsedi.

“O yürek bir defa o dokunuşu tadınca bırakmak istemez sende ateş ondandır. Asıl hasret ruhun ruhu özlemesidir. Garip gelecek ama şanslısın çoğu insan bu hissin ne olduğunu bilmeden göçer bu diyarlardan.”

Gözlerine baktım. Zamansız bilgeliği gördüm. Zamanın başından bu yana gördüklerini gördüm tek bir demde. Bir gözyaşı süzüldü sonra yanağından.

Kadife sesiyle ufak bir kıkırdama yaydı odama.

“Evet.” dedi. “Düşündüğün gibi ben de sevdim. Hasreti bu kadar iyi bilmemim sebebi bu aslında. Nice insanalr nice ruhlar bana sırlarını verdiler ne aşklar ne hasretler dinledim. Ama yaşamadan bilemezsin derler ya bu da öyle birşey.”

“Kimi sevdin? Neden kavuşamıyorsun?” diye sordum.

“Gitme vaktimde yaklaşıyor arkadaşımı üzgün yolculamak istemiyorum yeni güne.” dedi.

Saate baktım Gün’ün gelmesine az kalmıştı. Sabah ezanı başlarken dert ortağıma bir gülümseme gönderdim.

“Konuyu değiştirme bir cevap almadan bırakmam seni hiçbir yere.”

“Gün” dedi

Şaşırdım sadece “Ama...” diyebildim. Yarım kalan cümlemi o tamamladı sonra. “Hiç kavuşamayacağız biliyorum. Son güne kadar birbirimizi kovalayacağız ama bir düşünsene gelmişin ve geçmişin ötesinde süren bir hasretin kavuşması nasıl olacak.“

Şaşkın yüzüme bakarken gülümsedi. Hayallere dalmış gözlerinin içi gülüyordu.

“Kavuşma anın bu kadar yaklaşmışken hasretin keyfini çıkar dert ortağım. Gün gittiğinde ben yine gelirim. O zamana kadar iyi bak kendine.”

Ve gitti akşam gelmek üzere; benden saklayamadığı göz yaşları ve güzel gülümsesiyle. Gün’ün ilk ışıkları doldu onu yolculamak için odama. Sanki ona dokunmak ister gibi bir heyecanla geldiler ama arada kaçamak yapmak yasaktı. Son gün gelene kadar beklemek zorundaydılar.

İstemsizce gülümsedim. Dert ortağıma teşekkürler sundum ve yeni doğan güne kocam bir merhaba dedim.

Orkun Kocatürk

06-07.11.2010

Not: Fotoğraf için Büşra Akkaş'a teşekkürler. :)

12 Ekim 2010 Salı

Merhaba....

Karanlık bir sokakta yürüyordum. Ayağım yağmur damlalarının gürültüsüne eşlik ederken zihnim çok başka diyarlardaydı.

Hayatla sohbet etmek ilginç bir deneyim olmuştu. Neden bize böyle kötü sürprizler yaptığını sormuştum ona. Sürprizi yapanın kendisi olmadığı söylerken muzipçi gülümsedi. Ama haklıydı başımıza ne gelirse kendimizden geliyordu.

Düşüncelerime mendil satmak için koluma yapışan çocuk nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Yine türemişlerdi bunlar. Çocuğa acımadım değil aslında. Bu yağmurun altında kimbilir kimi mutlu etmek için cebelleşiyordu. Kalabalık caddeye dalarak çocuktan kurtulmayı başardım.

Zihnim hayatla yaptığım sohbete doğru geri döndü. Aslında haklıydı; seçimlerimiz ve korkularımızdı bizi bu hale getiren. Sonuçta hayat bize seçenek sunuyordu napacağımız bize kalmıştı. İşin kötü kısmı bu seçimlerde kopya çekme imkanıda yoktu. Bazen seçim bizim bile olmuyordu. Başkası bizim yerimize seçim yapıveriyordu. Anne ve babamızın soyun devamı bahanesiyle bir çocuk yapması sürecinde bana fikrimi soran olmaması başlı başına kötü bir durumdu. Ama bazı gerçekler vardı ve olduğu gibi kabul edilmeliydiler.

Yağmur baya şiddetlenmişti. Bende şans olsa diye hayıflandım istikametime emin adımlarla ilerlerken. Güzel bir gün olacağını umuyordum gece yatarken ama bu hissiyatım yağan yağmurla darmadağan oldu. Saatime baktım; geç kalmıştım adımlarımı hızlandırdım. Batan bir gemi misali su almakta olan ayakkabılarım bu çabama karşılık olarak su alma hızlarını arttırdılar. Ve zihnim malum konuşmaya döndü.

Ben sadece kapıyı aralarım demişti bana çayından bir yudum alırken; gerisi size kalmış. Herkese aynıda görünmem ama bu görüntümü sevdim. Kalbin temiz güzel şeyler düşlüyorsun; kirleniyor olması ne yazık. Sözlerini tamamlarken sesi hüzünle buğulanmıştı.

Farkındayım ama olması gerken bu değil mi diye başladım söze. Güzel bir şarkı vardı biz büyüdük ve kirlendi dünya; bilir misin bu şarkıyı.

Bilirim güzel şarkıdır dedi şaşkın bir tonla. Noldu diye sordum neye şaşırdın? Bilmem, kirleniyor olmana üzülmüyorsun. Bunca yüzyıldan sonra seni şaşırtabiliyor olmam ne güzel. Benim üzülmem birşey değilştirmeyecek ki dedim. Kirlenicem; ama içimde biryerlerde o saf temiz ben hala duruyor olacak. Sevgi dolu bir dokunuşun çıkartamayacağı kir yoktur dedim gülümseyerek. Oda eşlik etti gülümseyişime.

Belediye bu yolları tamir etme işini neden bu kadar ağırdan alıyordu ki. Yağmur ile çamurla kaplanan sokaklarda bata çıka ilerliyordum. Az bir yolum kalmıştı, heyecanlıydım sonuçta ilk görüşme olacaktı. Acaba nasıl bir insandı. Onu tanımak için sabırsızlanıyordum.

Sustuk. Söylenmesi gerekenler söylenmiş; konuşulşması gereknler konuşulmuştu. Bu ağacıun altında tekrar buluşmak ve dertleşmek için sözleştik. Hayata teşekkür ettim ayrılırken. İyi ya da kötü seçim şansı sunduğu için. Ve uyandım.

Köşeyi döndüğümde yüzüme gece sohbetimizden beri içimi ısıtan gülümsememi yerleştirdim. Orda bekliyordu. Üşümüş belli ki hafif hafif sallanıyordu. Islanmış uzun saçları ona hoş bir hava katmıştı.

Beni gördü.

Yavaşladım. Yanına geldiğim de sade bir selamlaşmanın ardından o büyülü kelimeyi söyledim.

Merhaba...

Orkun Kocatürk
12.10.2010

4 Ekim 2010 Pazartesi

Usulca...


Bir gece ansızın gelsen ya yanıma. Giriversen koynuma usulca. Nefesini hissetsem boynumda; rüya mı gerçek mi bilmeden sarılsam sana. Rüyaya uyanmak kadar usulca. Ruhlarımız dokunsa birbirine ellerimizin kenetlenmesiyle.

Ufka uzanan yemyeşil çayırlarda, ulu bir çınarın altında otursak rüyamızda. Ben yatsam senin kucağına sen okşasan saçlarımı. Fısıldasak hislerimizi birbirine. Senelerce otursak altında o ağacın, kuşlar eşlik etse tek bir ses olup söylediğimiz şarkılara. Bize elma uzatan yılanı umursamadan mutlu olsak cennetimizde.

Uyanmasak...

Masmavi göklerde uçsak elele. Şehirler görsek insanların koşuşturduğu. İzlesek amaçsız koşuşturmalarını. Gri yüzlerini incelesek, renklerin nereye gittiğini merak ederek. Bizde takip etsek o renkleri. Hayatın anlamının onlarda gizli olduğunu bilme sırrıyla.

Saklasak sırrımızı ıssız adada kazdığımız çok derin çukura. On bin kilit vursak o sandığa.

Acaba onca kilit saklarmı mutluluğumuzu kem gözlerden.

Titresen sen usulca camdan pervasızca gelen rüzgar yüzünden. Daha sıkı sarsam seni bilinçsizce; ısıtsam o rüzgarın dokunduğu yerleri.

Yavaşça açsak gözlerimizi sabah ezanı günü çağırırken. Uykuyla uyanıklık arasında seyretsek birlikte gün doğumunu... Sarılsak birbirimize sabah ayazına karşı. Baksan gözlerimin içine. Baksak birbirmize uyku mahmuru gözlerle...
Gerçekliğin griliğine çıkmadan son bir öpücük kondursan dudaklarıma sıcacık gülümsemen eşliğinde...


04.10.2010
Orkun Kocatürk

Fotoğraf için little-crazy -Steffi S- " http://little-crazy.deviantart.com/" teşekkürler...