19 Aralık 2010 Pazar


Cinayet kokusu var bugün havada; birini sırtından bıçaklıyorlar galiba. Hani sen bana yapmıştın ya en savunmasız en güvendiğim anda saplamıştın kara ağızlı bıçağı. Defalarca saplamıştı ruhumu parçalayana kadar. Bir kere saplayıp bıraksaydın yaşardım belki birleşirdi o parçalar ama sen geçmişine yenik düştün. Kör etti yaşanmamışlıklar gözlerini. Yaşadıklarımızla yetinemedin. Kim bilir senin gibi kaç seri katil benim gibi kaç mazlumu katletti, yitik aşklar caddesinde.

Not: Bu sefer fotoğraf pek yazıyla uyumlu olmadı ama kendi çektiğim bir görseli kullanmak istedim :)

18.12.2010

Orkun Kocatürk

15 Kasım 2010 Pazartesi

Önsöz: Bu sefer daha farklı bir çalışma ile karşınızdayım :) 5 arkadaşımdan aldığım 5 kelimeyi yerinde ve anlamlı kullanarak bir yazı ortaya çıkarmaktı amacım. Sonucu aşağıda sizinle paylaşıyorum. Umarım sonuçta süreç kadargüzel olmuştur.




Cevap

“Sonsuz zaman ve mekânda, imkânsız olanlar da dâhil, her olay kaçınılmazdır.” Bir filmde duyduğum güzel bir sözdü. Film de güzeldi, hani derler ya insana bir şey katan bir filmdi diye, tam o söze karşılık bir film.

Şans ve cevaplar üzerineydi. Cevaplara çok takıldığım için etkiledi beni belki o film ya da şansa inanmadığım içindir. Tesadüfler gerçekten tesadüf müdür yoksa olması gereken mi? Hayatının aşkıyla karşılaşmak yolda yürürken. Kalabalık, ağız kokuları ve parfümle yıkanmış otobüste tutulmak tesadüf müdür? Ya da tam paran bittiğinde gelen bir iş teklifi ya da hayatım tam düzene girdi derken yediğin kazık. Her insan bir istisnadır aslında. Herkes istisnayken, “istisna olunur mu?” sorusu geliyor insanın aklına ama. Nasıl her insan nev-i şahsına münhasırsa her olay, her yaşam; bu yaşam örgüsünde her iplik, her düğüm, her temas istisnai özel ve güzeldir. İyi de olsa her şey bize bir şey katar bu hayatta.

Kendini bilmek gerek bu çoktan seçmeli sınavda. Kirpi gibi olmalı yürürken hayat yolunda. Sakince atmalı adımları. Kimine yumuşak kimine sert olmalı, herkes dokunamamalı sana. Özüne dikenlerini, kalkanlarını hazır etmelisin. Kırılmamak elde değil ama o parçalardan Anka misali doğmak bizim elimizde. Üzülmek varken anlamlanır mutluluk. Kaybetmeyi tatmadıkça anlamı olmaz mutluluğun. Klişe sözler ama doğrular. Çoğu zaman olmasın istesek de sevgiliyi başkasının kolunda gördüğünde ya da işten atıldığında ya da kardeşinle kavga ettiğinde… İnkâr etsek de “hayat bu” deyip kabul etmeli.

Her olay kaçınılmazsa bunu kabul edip keyfini çıkartmak daha iyi olmaz mı? Ahiret soruları çoktan seçmeli olmaz diye düşünüyorum ben. Cevaplardan çok gidiş yolunun önemli olduğunu gördükten sonra… Susup dinlemesini bilmek, geçilen her yoldan bir hikâye çıkarmayı bilmektir aslında erdemlerin en büyüğü. Suskun derlermiş eskinin bilgelerine. Susmanın söylemekten daha öğretici olduğunu bilmekle başlamışlar işe. Ben de açık bitirmek istedim bu yazının sonunu.

Sonu olmasın ki; daha uçsuz bucaksız olsun, okuyan kendine göre doldursun.

15.11.2010

01:49

Orkun Kocatürk

Son söz: Yazıda kullandığım kelimeler ve sahiplerini aşağıda listeledim ama iki kişiye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle fotoğrafları ile beni yalnız bırakmayan Büşra Akkaş'a. İkinci olarak benim iflah olmaz imla hatalarımla boğuşan Ezgi Sertkan'a :) Yardımlarınız için teşekkürler :)

Şimdi de 5 Kelime:
Şans- Özden Karakayış
Kirpi- Ezgi Sertkan
Suskun- Esra Güner
İstisna- İrem Ceylan
Ahiret- Onur Altan Can

7 Kasım 2010 Pazar

Hasret



Sensiz doğan güneşe küfrederken buldum kendimi.

Gece, her yeni günde bir hayır vardır demişti bana. Çıkışmıştım ona; sen gelmedikten sonra ne anlamı var ki yeni doğan günün. Hasretin yanarken kalbimde. Dedim ben yanarım güneş gibi bu ateşle. O gitsin bulsun sevdiğimi.
Yüzü düştü gecenin… “Keşke basit olsa bu kadar...” diye girdi söze, “mesafeler aşılsa kolayca. Ama olmuyor bazen; dayanmak gerek. Bu da bir nevi sınav sizin için” demişti ilk geldiğinde. İçimdeki ateş daha bir harlandı. Yanıyordum... Nice buzlar koydum bileklerime soğuk suyla ovdualr anlımı. Hasretin ateşi suyla söner miydi hiç.

Sonra her gece geldi Gece. Sabahlara kadar dertleştik. Hasrete dem vurmayı öğretti bana. Hasretin güzelliğini; sevgiliyi özlemenin kavuşma anına etkisini anlattı bana. Bazen slâytlar hazırlar gelirdi, bazen grafiklerle geçerdik üstünden konunun. Bana hasreti öğretti. Sandığım gibi olmadığını öğretti. Her hasretinde hasret olmadığını.

“Kalpte yaşanır hasret, o alevlerin kaynağı aslında buz tutmuş ruhundur. İki ruhun birbirne dokunması gerekir buzların erimesi için.”

“Güzel bir şey ama bu neden acı veriyor bana?” Dedim. Gülümsedi.

“O yürek bir defa o dokunuşu tadınca bırakmak istemez sende ateş ondandır. Asıl hasret ruhun ruhu özlemesidir. Garip gelecek ama şanslısın çoğu insan bu hissin ne olduğunu bilmeden göçer bu diyarlardan.”

Gözlerine baktım. Zamansız bilgeliği gördüm. Zamanın başından bu yana gördüklerini gördüm tek bir demde. Bir gözyaşı süzüldü sonra yanağından.

Kadife sesiyle ufak bir kıkırdama yaydı odama.

“Evet.” dedi. “Düşündüğün gibi ben de sevdim. Hasreti bu kadar iyi bilmemim sebebi bu aslında. Nice insanalr nice ruhlar bana sırlarını verdiler ne aşklar ne hasretler dinledim. Ama yaşamadan bilemezsin derler ya bu da öyle birşey.”

“Kimi sevdin? Neden kavuşamıyorsun?” diye sordum.

“Gitme vaktimde yaklaşıyor arkadaşımı üzgün yolculamak istemiyorum yeni güne.” dedi.

Saate baktım Gün’ün gelmesine az kalmıştı. Sabah ezanı başlarken dert ortağıma bir gülümseme gönderdim.

“Konuyu değiştirme bir cevap almadan bırakmam seni hiçbir yere.”

“Gün” dedi

Şaşırdım sadece “Ama...” diyebildim. Yarım kalan cümlemi o tamamladı sonra. “Hiç kavuşamayacağız biliyorum. Son güne kadar birbirimizi kovalayacağız ama bir düşünsene gelmişin ve geçmişin ötesinde süren bir hasretin kavuşması nasıl olacak.“

Şaşkın yüzüme bakarken gülümsedi. Hayallere dalmış gözlerinin içi gülüyordu.

“Kavuşma anın bu kadar yaklaşmışken hasretin keyfini çıkar dert ortağım. Gün gittiğinde ben yine gelirim. O zamana kadar iyi bak kendine.”

Ve gitti akşam gelmek üzere; benden saklayamadığı göz yaşları ve güzel gülümsesiyle. Gün’ün ilk ışıkları doldu onu yolculamak için odama. Sanki ona dokunmak ister gibi bir heyecanla geldiler ama arada kaçamak yapmak yasaktı. Son gün gelene kadar beklemek zorundaydılar.

İstemsizce gülümsedim. Dert ortağıma teşekkürler sundum ve yeni doğan güne kocam bir merhaba dedim.

Orkun Kocatürk

06-07.11.2010

Not: Fotoğraf için Büşra Akkaş'a teşekkürler. :)

12 Ekim 2010 Salı

Merhaba....

Karanlık bir sokakta yürüyordum. Ayağım yağmur damlalarının gürültüsüne eşlik ederken zihnim çok başka diyarlardaydı.

Hayatla sohbet etmek ilginç bir deneyim olmuştu. Neden bize böyle kötü sürprizler yaptığını sormuştum ona. Sürprizi yapanın kendisi olmadığı söylerken muzipçi gülümsedi. Ama haklıydı başımıza ne gelirse kendimizden geliyordu.

Düşüncelerime mendil satmak için koluma yapışan çocuk nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Yine türemişlerdi bunlar. Çocuğa acımadım değil aslında. Bu yağmurun altında kimbilir kimi mutlu etmek için cebelleşiyordu. Kalabalık caddeye dalarak çocuktan kurtulmayı başardım.

Zihnim hayatla yaptığım sohbete doğru geri döndü. Aslında haklıydı; seçimlerimiz ve korkularımızdı bizi bu hale getiren. Sonuçta hayat bize seçenek sunuyordu napacağımız bize kalmıştı. İşin kötü kısmı bu seçimlerde kopya çekme imkanıda yoktu. Bazen seçim bizim bile olmuyordu. Başkası bizim yerimize seçim yapıveriyordu. Anne ve babamızın soyun devamı bahanesiyle bir çocuk yapması sürecinde bana fikrimi soran olmaması başlı başına kötü bir durumdu. Ama bazı gerçekler vardı ve olduğu gibi kabul edilmeliydiler.

Yağmur baya şiddetlenmişti. Bende şans olsa diye hayıflandım istikametime emin adımlarla ilerlerken. Güzel bir gün olacağını umuyordum gece yatarken ama bu hissiyatım yağan yağmurla darmadağan oldu. Saatime baktım; geç kalmıştım adımlarımı hızlandırdım. Batan bir gemi misali su almakta olan ayakkabılarım bu çabama karşılık olarak su alma hızlarını arttırdılar. Ve zihnim malum konuşmaya döndü.

Ben sadece kapıyı aralarım demişti bana çayından bir yudum alırken; gerisi size kalmış. Herkese aynıda görünmem ama bu görüntümü sevdim. Kalbin temiz güzel şeyler düşlüyorsun; kirleniyor olması ne yazık. Sözlerini tamamlarken sesi hüzünle buğulanmıştı.

Farkındayım ama olması gerken bu değil mi diye başladım söze. Güzel bir şarkı vardı biz büyüdük ve kirlendi dünya; bilir misin bu şarkıyı.

Bilirim güzel şarkıdır dedi şaşkın bir tonla. Noldu diye sordum neye şaşırdın? Bilmem, kirleniyor olmana üzülmüyorsun. Bunca yüzyıldan sonra seni şaşırtabiliyor olmam ne güzel. Benim üzülmem birşey değilştirmeyecek ki dedim. Kirlenicem; ama içimde biryerlerde o saf temiz ben hala duruyor olacak. Sevgi dolu bir dokunuşun çıkartamayacağı kir yoktur dedim gülümseyerek. Oda eşlik etti gülümseyişime.

Belediye bu yolları tamir etme işini neden bu kadar ağırdan alıyordu ki. Yağmur ile çamurla kaplanan sokaklarda bata çıka ilerliyordum. Az bir yolum kalmıştı, heyecanlıydım sonuçta ilk görüşme olacaktı. Acaba nasıl bir insandı. Onu tanımak için sabırsızlanıyordum.

Sustuk. Söylenmesi gerekenler söylenmiş; konuşulşması gereknler konuşulmuştu. Bu ağacıun altında tekrar buluşmak ve dertleşmek için sözleştik. Hayata teşekkür ettim ayrılırken. İyi ya da kötü seçim şansı sunduğu için. Ve uyandım.

Köşeyi döndüğümde yüzüme gece sohbetimizden beri içimi ısıtan gülümsememi yerleştirdim. Orda bekliyordu. Üşümüş belli ki hafif hafif sallanıyordu. Islanmış uzun saçları ona hoş bir hava katmıştı.

Beni gördü.

Yavaşladım. Yanına geldiğim de sade bir selamlaşmanın ardından o büyülü kelimeyi söyledim.

Merhaba...

Orkun Kocatürk
12.10.2010

4 Ekim 2010 Pazartesi

Usulca...


Bir gece ansızın gelsen ya yanıma. Giriversen koynuma usulca. Nefesini hissetsem boynumda; rüya mı gerçek mi bilmeden sarılsam sana. Rüyaya uyanmak kadar usulca. Ruhlarımız dokunsa birbirine ellerimizin kenetlenmesiyle.

Ufka uzanan yemyeşil çayırlarda, ulu bir çınarın altında otursak rüyamızda. Ben yatsam senin kucağına sen okşasan saçlarımı. Fısıldasak hislerimizi birbirine. Senelerce otursak altında o ağacın, kuşlar eşlik etse tek bir ses olup söylediğimiz şarkılara. Bize elma uzatan yılanı umursamadan mutlu olsak cennetimizde.

Uyanmasak...

Masmavi göklerde uçsak elele. Şehirler görsek insanların koşuşturduğu. İzlesek amaçsız koşuşturmalarını. Gri yüzlerini incelesek, renklerin nereye gittiğini merak ederek. Bizde takip etsek o renkleri. Hayatın anlamının onlarda gizli olduğunu bilme sırrıyla.

Saklasak sırrımızı ıssız adada kazdığımız çok derin çukura. On bin kilit vursak o sandığa.

Acaba onca kilit saklarmı mutluluğumuzu kem gözlerden.

Titresen sen usulca camdan pervasızca gelen rüzgar yüzünden. Daha sıkı sarsam seni bilinçsizce; ısıtsam o rüzgarın dokunduğu yerleri.

Yavaşça açsak gözlerimizi sabah ezanı günü çağırırken. Uykuyla uyanıklık arasında seyretsek birlikte gün doğumunu... Sarılsak birbirimize sabah ayazına karşı. Baksan gözlerimin içine. Baksak birbirmize uyku mahmuru gözlerle...
Gerçekliğin griliğine çıkmadan son bir öpücük kondursan dudaklarıma sıcacık gülümsemen eşliğinde...


04.10.2010
Orkun Kocatürk

Fotoğraf için little-crazy -Steffi S- " http://little-crazy.deviantart.com/" teşekkürler...

28 Eylül 2010 Salı

Yolculuk


Ilık bir sonbahar günüydü. Eylüle inat güneş açmış aydınlatmıştı günü. Hafif hüzünle esen ılık rüzgâr saçlarını dağıtmıştı Meltem’in. Genç kız, kızıl perçemli siyah düz saçlarını düzelttikten sonra istasyona doğru ilerlemeye başladı.

Sonbahar hala buradayım dercesine soğuk bir rüzgâr savurdu ona doğru. Rüzgârdan mıdır bilinmez bir titreme aldı vücudunu kısa bir süre. Ardından sonbahara inat güneş ışıklarının doldurduğu istasyonun geniş ferah ve doğal olarak hüzünlü holüne adımlarını attı. Aslında bu yolculuğu yapmak isteyip istemediği konusunda hala kararsızdı. Daha burada yapması gereken şeyler vardı Ve o esnada ilk anonsu duydu; “14.00 hareketle İstanbul yönüne gidecek olan tren 1. Perondadır. Yolcularımızın trende yerlerini almaları rica olunur”.

Bu anonsla yolculuk isteği bir kez daha depreşip kararsızlık bulutlarını uzaklaştırdı zihninden. Evine gitmeyeli baya zaman olmuştu aslında. Hastalığı sebebiyle Ankara da ikamet etmek zorunda kalmıştı. Ama artık hastaneyle bir işi kalmamıştı artık. Biletini kontrol etti; 9. vagon 27 numara. Sakin adımlarla yavaş yavaş perona doğru ilerlemeye başladı. Günün güzelliğinden midir nedir herkes çok huzurluydu. Yüzüne bir gülümseme yerleştirdi ve yürümeye devam etti. Tam adımlarını hızlandırmıştı ki soğuk rüzgâr daha bir güçlü çarptı ona bu sefer. Rüzgârın neden olduğu titreme geçtiğinde etrafına bakındı rüzgârın nerden geldiğini görmek için ama bir kaynak bulamadı. Birkaç adım gerilemişti istemsizce bu esnada. İkinci anons geldi o esnada; ”5 dakika sonra hareketle İstanbul yönüne gidecek olan tren 1. Peronda hazırdır. Yolcularımızın trende yerlerini almaları önemle rica olunur.” Az vakti kaldığını anlayan ve yapı itibariyle aceleci olan Meltemin kafasında ki düşünceler yine darmadağın oldu ve hızlı adımlarla perona doğru ilerlemeye başladı. Pek fazla eşyası olmaması bu eylemini rahatlatmıştı. Bir elinde çantası diğer elinde bileti diğer yolcuların arasında hızla ilerledi.

Annesine ve çok sevdiği eşine kavuşacak olmanın mutluluğuyla kalbi daha bir hızlı atıyordu. Kalp atışının ritmine uyarak attığı adımlarla vagonuna doğru ilerledi. Açık havadan olsa gerek kapıdan girmek üzereyken bir titreme daha aldı vücudunu. Arkasını döndü son bir kez daha baktı şehr-i Ankara’ya. Ve vagonunda yerini almak üzere trene bindi.


Soğuk bir hastane odasında doktorlar tiz ve sabit bir sesle sessizliği bozan cihazı kapattılar. Doktor hemşireye seslendi. Ölüm tarihini işleyelim. Yaşlı kadının üzerine örtüyü çekmeyi tamamlayan hemşire eline doldurması gereken evrakları aldı ve doktorun dedikleri doğrultusunda tarihi yazdı.

Ölüm günü: 28.9.2010,
Ölüm saati: 14.00.


____
Orkun Kocatürk
28.09.2010


Not: Büşra Akkaş'ın fotoğrafından ilham alarak yazdığım bir şeyler. Fotoğraf sahibi Büşra Akkaş'a teşekkürler.

24 Ağustos 2010 Salı

Hayal kırıkları

Hayal kırıklıklarıyla ördüm ruhumun etrafını… Yaklaştırmıyorum kimseyi… Zaten daracık oldu… Kuruyunca büyür demişlerdi ama tam tersine çekti hayallerim, cam kadar keskinleştiler sonra. Aslında bu kadar can yakacağını tahmin etmemiştim ilk onlara dokunduğumda. O kadar sıcaktılar ki sanki masallar gibi. Ama bu başıma gelenden hiçbir çocuk kitabında bahsetmiyorlardı. Hep mutlu sonlar iyi adamlar vardı onlarda. Kimse masalların gerçek hallerini anlatma ki bana. Deselerdi keloğlan anacığını kazana atıp kaynatmış evden çıkıp sultanı kaçırabilmek için. Ya da kırmızı başlıklı kız kurdu katletmiş. Her şeyi tozpembe anlattılar bana; ben de sandım ki hayal kurunca öyle olacak ama masallar bile sahteyken nasıl bilebilirim gerçeği. Yürüdüğüm yolun doğru olduğunu nerden bilebilirim.
Ruhum acıyor her değdiğinde kabuğa; ama çözemiyorum artık. O kadar çok ki kuruyan, ölen, boşa giden çabalar ilişkiler umutlar hayaller. Arapçası misali birbirine girdi hepsi. Biri yardım etse bana belki çözerim. Ama nerde o biri kim o biri… Hem nasıl güveneceğim ben o birine ya o kadar yakınken ruhuma hançerlerse beni… O zaman yiter giderim işte.
Hep ikilem hep muamma… Bir seçimde kolay olsaydı keşke; önüme hayat gümüş tepsiyle.
Gülüyorsun değil mi hayat; o zaman nasıl eğleneceksin. Bu kozmik şakada bana daha fazla nasıl acı çektireceksin.
Ama inadına gülümseyeceğim bu gece… Sana inat hayata inat gülümseyeceğim… Bir arkadaşımın dediği gibi ama gülücük 
22.08.2010

Artık sevmeyeceğim kuru temizleme servisi

Bazen temizlemek lazım gelir ruhu. Yorulur, yırtılır, yıpranır ama elde yıkamak olmaz onu. Okumalı üstünde yazan temizlik talimatlarını. O nedenle genelde Artık sevmeyeceğim kuru temizleme servisine bırakır insanlar. Güzel bir servistir aslında bırakılabilir. Ama bıraktığın yeri hatırlamalı; bazıları unutur ruhunu orada ve içinde bir boşlukla, eksiklikle gezer her zaman... Sonra bir şey eksik düşüncesi geçer zihnin kıyısında... Tatminsizlik ve mutsuzluk izler bu düşünceyi. Her şeyin zamanı olduğu gibi ruhu geri almanın ve sevmeninde zamanı vardır...
Temiz, mis deterjan kokulu ruhumuzu karşılığını zamanla ödeyerek alırız kuru temizlemeden. Vaktinde teslim almalı ama yoksa yüklü bir gecikme faizi koyarlar ve zamanın yanında bol bol hayat zevki ve mutlulukta alırlar. Son olarak teslim fişini yanından ayırma ki ruhunu teslim alırken sorun yaşama :)

26.07.2010

14:21

20 Haziran 2010 Pazar

Dipsiz kuyuya düşerken dibe vurmayı beklemek...

Dipsiz kuyuya düşerken dibe vurmayı beklemektir bazen hayat. Atılan her adım, tutulan her dal daha dibe çeker insanı. Battıkça batarsın bokun içine nefes almayana kadar… Delirmek gelir bazen içinden… Delirme sınırında yaşamaktansa geçmek istersin o sınırı… Rahatlamak düşünememek, kaybolmak deliliğin dehlizlerin de. Attığın her adım daha da yaklaştırır seni derinliklere. O dingin karanlık sulara. Bilinçsizliğin huzuruna. Sorumsuzluğun umursamazlığına. Yalnızlık kucaklar seni zaten tek yol arkadaşındır senin bu yolculukta adımlar birbirini takip eder hissizce ilerlersin bir ayağını diğerinin önüne atarak düşünmeden. Hayat seni her adımda daha da batırır zaten derinlere. Bir şey yapmana gerek yoktur olanlar seni oraya itiyordur zaten. Tek yapman gereken akıntıya uymak direnmemektir. Direnmek canını daha çok yakar zaten… Bataklıkta debelenenlerin daha hızlı kaybolması gibi… İçinde bir umut her adımda cılızlaşan bir sesle haykırır sana “bir çıkış yolu var… Olmalı!” diye. Ama ne kadar bakınırsan bakın göremezsin.
Dipsiz bir kuyuda düşmektesindir sonsuzluğa… Dibi olmayan bir yerde dibe vurmayı beklemek kadar mantıklıdır içindeki umudun sesi… Düşmeye ve unutmaya devam edersin… Kendini unutana kadar sonra sadece düşersin sonsuz hiçlikte…

20 Nisan 2010 Salı

Aşkın Karanlık Yüzü ( Eskilerden)

Aşkın karanlık yüzü... Nefret! Hayatta ki her büyük değişim gibi, bu değişim de bir anda olur. Bir kalp atımı, bir göz kaçırma süresinde dönüşür aşk nefrete. Hala aşk vardır delicesine aslında. Ama artık etrafındaki nefret alevlerini onu dışarı çıkarmaz. Sevgi manasını yitirir kinin içinde... Aşk çırpınır karanlığın içinde; ışık vermeye çalışan bir mum gibi ama nafile. Kükremiş bir yanardağın önünde durabilir mi küçük bir deniz feneri... Her şeyi yakar yıkar bu öfke, bu nefret. İnsanı kökten değiştiren şeylerdendir aşkın karanlık yüzü. Öyle derin bir yaradır ki insanın ruhunda; ruh hiç bir zaman eskisi gibi olmaz, olamaz. Öfke kusmak yetmez bu nefretin bitmesi için. Belki de hiçbir fiziksel şey bu acıyı, bu nefreti hafifletmez. Her şey kül olur gider, şekli bozulur, manasını yitirir. Sonunda sadece kül kalır. Ateş fırtınasında yanmış ve harabe olmuştur artık herşey. Sonunda pişmanlık var mıdır bu nefretin... Belki, eğer gerçekten değerli birşey yok olduysa o yangında pişmanlık olabilir. Ama eğer bir ikiyüzlülük bir yalan, bir ihanet varsa yangına sebep. Her şey bittikten sonra sadece hüzün kalır geriye. Yaşandığı sanılan yanılsamalara karşı. Zaman her şeyin çaresidir derler ama hiçbir şeyin çaresi değildir zaman. Sadece alıştırır, yok eder insanın içindeki iyiliği, masumiyeti geriye sadece bir boşluk ve onu dolduran karanlık kalır...

31 Mart 2010 Çarşamba

Ruhum

Ruhumun dehlizlerine girdim bugün. Bayadır yapmadığım bir yolculuktu aslında bu yaptığım aslında çok önceleri yapmam gereken. Yolculuğum sakin başladı sonsuzluk kadar uzun merdivenleri indim sabırla. Her adımımda aslında kendimden ne kadar uzaklaşmış olduğumu fark ettim. Her adım da irkildim. İlerledikçe kaybettiklerimle yüzleştim. Kazandıklarımı aradı gözlerim; bulamadım. Nereye koyduğumu düşünerek ilerlemeye devam ettim. Yıllarca ilerledim, ruhumu kirlettiğim her an için bir yıl kırılan her hayal için on yıl yürüdüm.

Yoldur bu sonuçta bir yerde biter dedim ve yıllar sonra nihayete erdi yolcuğum. Fırtınalı bir gökyüzü altında bom boş bir sokakta durmaktaydım. Etrafta ne bir ses ne bir ışık vardı. Derken yağmur yağmaya başladı. Hüzün damlaları altında ilerlemeye başladım. Elektrikleri neden yoktu şehrimin. Ben buraya iyi bakardım eskiden.

Düşünceler içinde kaybolmuşken şehrin merkezinde yükselmekte olan şatoyu fark ettim. Evet, şehrimin ortasına birisi hükümranlığını kurmuştu. Öfkelendim… Şimşekler çaktı, ışıkları çarpık yapıyı aydınlatırken. Garip bir şekilde tanıdıkta geliyordu aslında bu yapı. İlerledim daha hızlı; hırsla attım adımlarımı.

Şatoya doğru her adımımla kalbim daha çok sıkışıyor, boğazıma düğümlenen yumru daha da büyüyordu. İlerledim. Ben ilerledikçe şato büyüdü. En sonunda önüne gelmiştim ve şato bütün gökyüzünü kaplamıştı. Artık emindim burada kimin oturduğundan. Bana bunu yapma hakkını ona verdiğim için sinirlendim. Yeniden şimşekler çaktı ve bomboş şatoyu aydınlattı. Taht odasına doğru ilerlemeye başladım. Ürperdim, hiçliğin soğuğu yaladı vücudumu. Hayal kırıklıkları battı ayaklarıma. Gözyaşları çizdi vücudumu ama yılmadım, yürüdüm. Karşımda onu bulana kadar yürüdüm…

Ama vardığım yer bir taht odası değildi. Sadece işlemeli gümüş yaldızlı bir kapının önünde bir sandalye ve sandalyeye oturmuş o vardı karşımda.

Yalnızlıkla göz göze geldim önce. Konuşmadan anlaştık, ruhumun hükümdarından hükümranlığımı geri aldım. Karşı koymadı. Benim gibi daha niceleri vardı belki de gönlüne yerleşebileceği.

Çekildi kapının önünden. Ben de ilerledim kapıya doğru. Hayatımda var olan, var olmuş ve var olacak olsan bütün iyi şeyleri hapsettiğim kapıya ilerledim.

Artık tek yapmam gereken o kapıyı açmak. Elim kapı koluna gidiyor…

Doğru anahtarı mı kullanıyorum bilmiyorum. Tekrar gülmek için atmam gereken birkaç adım daha olduğunu biliyorum.

Ama gün gelecek ve ben o kapıyı tekrar açacağım…

Orkun K

11.03.2010